Buradasınız: Ana Sayfa | Basından | HATAY MEYHANESİ (1)

HATAY MEYHANESİ (1)

Hatay Meyhanesi…

-Kızını yitiren bir babaya…-

O Perşembe başka bir perşembeydi…
Hava nasıl da bulutluydu.
Edebiyat fakültesinin kameralandırılmış dar kapısından, Ordu Caddesi’ne adımlarımı döktüm. İstikamet belliydi: Cağaloğlu… Klod Farer’e komşu Piyer Loti’nin taş sokağı… Ve Beyazıt’ın talan edilmiş kaldırımlarında bin bir küfür ile vardım yazıhaneye. Zile dokundum; kapı duvar. Anahtarı yuvasına yerleştirip, açtım kapıyı. İçerde sessizlik. Yine yoktu… Ya hiç gelmemişti o gün ya da yetişememiştim ona. Çaresiz, not bırakıp çıktım.
Ne olur rüzgar esseydi ve ne olur yağmurlar yağsaydı o an… Olmadı.
Sultanahmet durağında bekledim… Fındıklı tramvayını. İlk gelen dolu tramvayı savuşturduktan sonra ikinci gelenin tenhaca bir vagonuna attım kendimi. Ver elini Tophane…
Kılıçali Paşa Camii’nin karşısından içeri seyirttim. Boğazkesen’in Galatasaray’a çıkan dik yokuşunda, kedilerle, küçük kara oğlanlarla, eski evlerle muhabbet ede ede tırmanışı tamamladım; içimde ateş…
Can “baba”mdan emanet, dost kadına varmak için olabildiğince hızla geçtim, modernleştirilmek için ırzına geçilmiş İstiklal’den. On beş dakikaya ulaşmıştım bile menzile: dev/kof Cevahir’in karşısında kabristan… Kabristandan içre gazete binası…
Ve dünyanın en güzel kadınıyla, Edibe ablamla kucaklaştım sonunda… içimde ateş…
Mesai saatinin bitimine kadar, badem ezmesi yiyerek insanların kalleşlik öykülerini anlattık birbirimize. Akşam yedide, beklediğimiz diğer arkadaşımız, Sonay da gelince çıktık gazeteden.
Edibe ablam sordu “nereye götüreyim sizi?” Biz iki edepli kız, arsızlık etmeden “neresi olursa” dedik. “İyi o zaman… hadi sizi Hatay’a götüreyim” diye kararı verdi Edibe. Benim de işime geldi; ne de olsa Bostancı’da… evime de yakın… Ve biz üç “güzel” kadın İstanbul’un kalabalık caddelerinde gazlayarak çabucak ulaştık Bostancı’ya.
Hatay… Lokanta… Hayır hayır… Meyhane… Hem de en sıcağından bir meyhane. Sevecen, beyefendi meyhaneciler…
İçeri girer girmez gözüme ilk takılan, Nejat Uygur’un “palyaço” tablosu oldu; orijinaliydi herhalde. Şefin ardı sıra, yoldayken ayırttığımız, meyhanenin sonundaki masamıza yürüdük.
Oturur oturmaz ilk sunulan enfes görünümlü, mis gibi yağlı beyaz peynirler ve kavun oldu. Kavunu kibarca reddedip, peyniri onurlandırdık.
“Ne içerdiniz?”
Edibe “Rakı içer miyiz?” dedi. Hiç içmemiştim rakı. Hoş… Şarabı ne kadar içmişliğim varsa. İşte.. hiç değilse tadına aşinaydım. Yine de sevememiştim şarabın tadını; onun da hali tavrı öyle sevecen değildi bana karşı elbet. Hasılı kelam rakı içmeye hevesliydim ya, hem Sonay şarap istedi hem de Edibe “başka bir grupla içiririm sana rakıyı” diyince, eyvallah dedim. 
Derken, beyaz şarabın peşinden, eski tabirle barba geldi masaya ve meze tepsisini istetti. Öyle ya… adabıyla seçtirecekti bize mezelerini kendisi.
Biraz patlıcan salatası, acılı ezme, mutlaka haydari, eh azıcık da ahtapot salatası ve ille de lakerda… Kızarmış ekmeklerle mevsim salatamız da kurulunca masaya, “ben bir lavaboya ineyim” dedim. Lavabo bahane; İstanbul’u tavaf etmiştim sabahtan beri ve bir kere bile ihtiyaç molası vermemiştim. Eee… Tazyik-i mesaneye direnme de bir yere kadar!
Lavaboya ve alt salona açılan merdivenlerden inerken, benden önce lavaboya giden Sonay’ın söylediği üzere, duvardaki fotoğraf çerçevelerini taradım. Ve işte… Merdivenin sonunda o çerçeve.
Çerçevenin hatırasına sıkışmış kalabalığın içinde önce Semih Poroy’un gençliğini, ardından da İlhan Şeşen’in henüz gür, kıvırcık olan saçlarını gördüm.
Derken, Poroy’un hemen yanında, kırmızı kazağıyla, dünya güzeli gülüşüyle can “baba”m… Canının yarısı, canparesi, bir tanesi gitmiş, içi yanan can babam… Haydi keyiflen bakalım kolaysa. İçi yanana, içindeki ateş canlanmışken…
Def-i hacetten sonra geçtim masaya. Biraz patlıcan salatası, bir yudum şarap.. Peh bu meret de tentürdiyot gibi… Azıcık haydari, sohbetle karışık gülüşme, Uğur Mumcu’ya ajan, İlhan Selçuk’a faşist/komünist/tutucu, Berin Nadi’ye şirret diyen Hasan Cemal’in ameli üzerine fikir teatisi, kadir bilmezliğin şiddeti ve hiddeti üzerine içlenme, bir yudum daha şarap, Cemal Süreyya’nın bir iddia sonucu adından bir harfi nasıl kaybedip Cemal Süreya olduğu, şairane hergeleliğin zarifliği üstüne tebessümleşme, derken mezeler biter, paçanga gelir… Şarapla da amma gider yaaaa… Can “babam”ın anekdotları… gülüşmeler… hatıralar…
Her gülüşmenin ucunda, içimdeki ateş biraz daha harlandı. Bir insanın, bir babanın çektiği acıyı, kendi içimde duyma arzusu öyle tırmalıyordu ki kalbimi. Ne şarap ne meze… Yüreğinin yarısı, yetişkin bir “minicik” kız çocuğuyla birlikte meleklerin yanına göçmüşken, yarım kalan yürekle ne yapar bir baba? Yangında bir yarım yürekle?… Bilemedim.
Tek bildiğim, meyhanenin duvarlarında Zeki Müren’in “Seni ben ellerin olsun diye mi sevdim…” diye yakaran sesi çınlarken, göz pınarlarıma dolan tuzlu suyun artık beni rahatsız ettiğiydi.
Artık gecenin on buçuğu olmuştu ve benim izin saatim çoktan geçmişti.
“Haydi bakalım” dedi Edibe ablam… “Banu’yu kapıda bırakacak evdekiler, biraz daha oturursak burada…”
Meyhanenin güzel insanlarıyla selamlaşarak ayrıldık mekandan. dışarıda yumuşak, ama soğuk hava yüzümüzü okşarken otoparka doğru kısa bir yürüyüşe geçtik. Biz sahile inerken ardımızda “İstanbul Sokakları” çalıyordu…
Bugünse cumartesi…
Her cumartesi olduğu gibi can “babam”ın Bostancı’yı şereflendirmesi gerekiyordu bugün de… Olmadı. Çünkü onun kocaman yüreğinin kalan yarısı, henüz hazır değildi bildik hayatı kucaklamaya.
Ve bu akşam da kendi babam için kuruldu evimizin sıcak odasında mütevazı bir çilingir sofrası. Az biber, az patlıcan kızartması, körili jülyen tavuk eşliğinde kendi ellerimle “kendi” babama hazırladığım fırınlanmış patates püresi topları ve ille de beyaz peynir…
Babamın kadehinden aldığım bir yudumluk rakıyla ve Neyzen Tevfik’in Bestenigâr Taksim’inin ağırlığında yazdığım satırları, kulağımda kaldığı kadarıyla o Perşembe gecesinin şarkısıyla sonlandırmak istiyorum…
Sahne yeniden canlanır…
Üç “güzel” kadın, güzel insanlarını selamlayarak Hatay meyhanesinden çıkar… Ve gecenin karanlığında onlar denize doğru yürürken peşlerinden içli bir adam sesleniyordur:
“Söyleyin sevgilim nerde? İstanbul sokakları
Çare bulun bu derde… İstanbul sokakları…”


Banu Baloğlu
Bostancı , Aralık 2005

Bostancı Sahipleri Platformu

Paylaş

Hatay Restaurant

Bağdat Caddesi No: 526
34744 Kadıköy

İletişim

Telefon: (0216) 361 3357

Cep: (0542) 506 9658

Email:  Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
İnternet: http://www.hatayrestaurant.com